eshab-ı kiram etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eshab-ı kiram etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Temmuz 2011 Cuma

Efendimizin halası Hazret-i Safiye

Safiye bint-i Abdülmuttalib (Radıyallahü anha) adından anlaşılacağı gibi Abdülmuttalibin kızı, Efendimizin halasıdır. Ama dahası da vardır onun annesi Hâle bint-i Vehb ile Resul-i ekremin annesi Amine Hatun kardeştirler.

Hasılı Peygamberimiz ile, hem ana, hem de baba tarafından akraba olan Safiye validemiz, kutlu doğumda hazret-i Amine’nin yanında bulunan bir kaç şanslı kadından biridir. O gece ortalığı kaplayan nura, Habibullah’ın doğar doğmaz secdeye kapanışına ve berrak bir lisanla “Lailahe illallah, inni resulullah” deyişine şahit olur. Yeğenini yıkamaya niyetlendiğinde, yıkandığını fark eder, göbeğini kesmeye yeltenir, kesildiğini anlar. Nur bebek bakmaya kıyılmayacak kadar güzeldir ve güller misler gibi kokar. Ama en çok “ümmeti ümmeti” diye mırıldanmasına şaşar. Adı güzel Muhammed’e aşık olur, kardeşinin yetimini ana şefkatiyle bağrına basar.

Evin direği
Safiyye Hatun cahiliyye devrinde (nübüvvetten evvel) Ebû Süfyan’ın kardeşi Hâris ile evlenir. Hâris öldükten sonra Hazret-i Hatice’nin kardeşi Avvam bin Hüveylid’in nikahı altına girer, ondan üç oğlu olur, ki aşere-i mübeşşereden Zübeyr bin Avvam da bunlardan biridir.
Avvam bin Huveylid’de vefat edince çocukların yükü üzerine kalır ama o güçlü bir kadındır, meşekkatlara aldırmaz. Tarifsiz merhametine rağmen dirayetli ve disiplinlidir. Özellikle Zübeyr üzerine çok eğilir, onu lider gibi yetiştirmeye bakar. 


Günün birinde Zübeyr’in amcası Nevfel bin Huveylid “yaa sıkma çocuğu, bırak da nefes alsın” deyince oracıkta bir şiir söyler ki adamcağız parmaklarını ısırayazar. Mısralar arapça şimdi tek tek yazsak kafiye tutmayacak. Kısaca özetlersek: “Her kim ki Zubeyr’e buğz ettiğimi sanır, aldanırlar. Analar oğullarının hem akıllı hem edepli olmasını arzularlar. Evet, evde az çok hurma ve hububat var, karnı öyle de böyle de doyar. Ama isterim kılıç kuşansın, önderlik yapsın, iz bıraksınlar!”
Bu satırlarda mükemmel bir ses uyumu vardır ve neredeyse o gün kullanılan edebi sanatların tamamını bünyesinde toplar. Zaten Zubeyr kelimesi şiddetli kuvvetli manasına gelen “zebbere” kökünden üretilir ki daha adını bağışlarken hedefini koyar.
Bu şiir karşısında Nevfel aciz kalır yanındakilere dönüp “Ey Hâşim oğulları yardım edin de bir cevap hazırlayalım” dese de aynı ayarda bir beyit tutturamazlar.

Daima yanında 

Aradan uzuuun yıllar geçer Efendimiz peygamberlikle vazifelendirilip, tebliğe başlar. Allahü teâlâ’dan “Önce yakın akrabanı uyar. Sana uyan müminlere merhamet kanadını indir (yumuşak davran)” emrini alınca akrabalarını (40 kişi kadardırlar) Ebû Talib’in evinde toplar. “Bugüne kadar size hiç yalan söyledim mi” diyerek mevzuya girer ve peygamber olduğunu açıklar. Halalarını, amcalarını, İslam’a davet eder ve ateşten kurtulmaları için çağrı yapar. Ebû Leheb öfkeyle ayaklanınca hava gerilir, kimseden ses seda çıkmaz. Lâkin Hazret-i Safiyye ile oğlu Zübeyr tereddütsüz kelimeyi şehadet getirir, Habibullahın yanında dururlar.
Dahası Safiyye (radıyallahu anha) Ebu Leheb’in karşısına çıkar ve “Yeğenimizi ve O’nun dinini hakîr görmek sana yakışıyor mu?” diye sorar. “Vallahi alimler, Abdülmuttalib soyundan bir Peygamberin çıkacağını söylüyorlar. O peygamber, Muhammed’den başkası olamaz! Bunu hepimiz biliyoruz, inadı bırak!”

Medine yolunda 

Mekke yılları Safiyye annemiz için de zor geçer, nihayet oğlu Zübeyr bin Avvam’la hicret eder, Medine halkından olurlar. Ancak müşrikler münevver beldedeki huzuru çekemez, ordu düzüp saldırır, Müslümanları katle kalkarlar.
Safiye validemiz de karınca kararınca mücadeleye katılır, kalemini kılıç gibi kullanıp küfr saflarını dağıtmaya bakar. Onun ahenkli sözlerini mısra mısra tercüme etmek ne mümkün, ancak bir kaç cümle ile kapı aralamakta yarar var. “Tarafımızdan Kureyş kavminde bir tebliğci gitse de onlara haykırsa: Devlet hükümet ve meşveret hangi sebepten bizden yana ve halk niye bize katılır acaba? Siz de biliyorsunuz ki bizim de tekaddüm hakkımız var, inananlara karşı asla zulüm ateşi yakılamaz. Zira ahdi bozduğumuzu söyleyemez, dönekliğimizi gösterecek tek alamet bulamazlar. Her hayır ve fazilet bizimledir, şeref bize yakışır, onlar ardan hayadan nakıstırlar.”
Dikkat ederseniz ifadede zorlanıyoruz, halbuki o bu hukuki metni iki mısra ile ifade eder çıkar.
Sanatın gücüne bak.

Şairler arasında 

Abdülmuttalib’in ahir ömründe kardeşler babalarının başında toplanır birer birer ağıt yakarlar. Safiyye annemiz farklı bir dal seçer, oracıkta bir mersiye yazar. “Taze cesed üzerine kapanıp gecenin sükutunu delen bir kadının yanık sesiyle, ya da uykusuz günler geçiren aşıkın yanağını yaran inci tanelerinin yakıcı ateşiyle söylüyorum ki onun kadar soylu onun kadar cömert, onun kadar güzel yüzlü, sevimli, gösterişli, hayır ehli, yardımsever, itaata layık, hürmete değer bir insan az gelir. Vasıfları nesilden nesile aktarılacak, asırlarca yad edilecektir. Eğer insanlar şerefleri miktarınca yaşalardı onun çok uzun bir ömür sürmesi gerekir. Lakin ebedi olan sadece Allah-ü tealadır, dünya da dünyadakiler de baki değildir. İnsanların asaleti yaşıyla ölçülmedi, ölçülemeyecektir!” 


Safiyye validemiz bunca sözü ve yazamadıklarımızı bir kaç mısraya sığdırır. Araplar ateş deyip geçmez. Nâru’t - tehâlüf, (yemin merasimlerinde kullanılan köz çukurudur, hasımları caymasın diye aleve gizlice toz serper, ortalığı cayırtıya boğup muhataplarını ürkütmeye çalışırlar) nâru’l - ûhbe (ceng meydanında muhariplerin yaktığı ateş), nâru’l - kırâ (şölen ateşi) nâru’l - esed (vahalarda arslandan ürkenlerin yaktıkları ateş), naru’s - sayd (avcı meşalesi) ve yağmur duası manasında nâru’l istımtâr ibarelerini kullanır, kelimelerle oynarlar. 


Lisan da lisan hani, edibenin gücü zaten ortada... Gel de alkışlama... 



kaynak: 11 Ekim 2006 Çarşamba Türkiye Gazetesi / İrfan Özfatura Ahmet Sırrı Arvas / İz Bırakanlar

Nesibe Hâtûn ve Habib bin Zeyd

Habib bin Zeyd hazretleri, Eshab-ı kiramın büyüklerindendir. Babası Zeyd bin Asım el-Ensari, Resulullaha Akabe’de biat eden ilk yetişkinler arasında idi. Annesi Nesibe binti Ka’b (Ümmü Ümâre) müşriklere karşı silah kullanan ilk hanımdı. İşte, Habib bin Zeyd böyle bir evde, böyle bir annenin terbiyesi ile yetişti. Çok küçük olması sebebiyle katılamadığı Bedir ve Uhud savaşları dışındaki savaşlara iştirak etti. Onun dinindeki, davasındaki metanet ve sebatı dillere destandı... 

Annesi Ümmü Ümâre (radıyallahü anhâ) Uhud, Hudeybiye, Hayber Umret-ül-kaza, Huneyn ve Yemâme gazâlarına katıldı. Biatü’r-rıdvân’da hazır bulunmakla şereflendiler. Oğulları Habîb ve Abdullah da Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) bütün gazâlarına iştirak ettiler...

Uhud Savaşı sırasında İbni Kamia isminde bir müşrik Peygamberimize saldırdı ve mübârek başından yaraladı. Ümmü Ümâre de İbni Kâmia’ya saldırdı ve o müşriki ağır yaraladı. Kendisi de on üç yerinden yaralanmıştı. Bunlardan en ağırı, İbn-i Kâmia’nın boynunda açtığı yaraydı. Resûlullah efendimiz, oğlu Abdullah’a bu yarayı sarmasını emredip “Ev halkınızı Allah mübârek kılsın; senin annenin makamı filan ve filanların makamından hayırlıdır. Allah sizin ev halkınıza rahmet etsin!” buyurdular. Bu mübarek kadının yaraları, bir sene tedavi gördükten sonra iyileşti... 


Nesibe Hâtûn, Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) “Yâ Resûlallah Allahü teâlâya duâ edin de Cennette size komşu olayım!” dedi. Peygamber efendimiz “Allahım! Bunları, Cennette bana komşu ve arkadaş et” diye duâ ettiler. Bunun üzerine Ümmü Ümâre: “Bu bana kâfidir. Artık dünyâda ne musîbet gelirse gelsin! dedi...

MÜSEYLEME’YE ESİR DÜŞTÜ!..

Müseylemet-ül Kezzab, yalancı peygamberlik iddiasıyla ortaya çıkınca, Ümm-i Ümare’nin oğlu Habib, Amman’dan Medine’ye gelirken esir düştü. Müseyleme;
“Benim peygamberliğimi kabul et, seni serbest bırakayım” dedi. Habib onunla alay etmek için; “Ben sağırım, ne söylediğini işitmiyorum” dedi halbuki biraz önce aralarında konuşma geçmişti. Müseyleme onun bu hareketine çok kızarak, tek tek uzuvlarını kestirerek şehit etti...


kaynak: 08 Mart 2008 Cumartesi Türkiye Gazetesi / Vehbi Tülek/ Meşhurların son sözleri /

29 Mayıs 2011 Pazar

Hazreti Âişe-i Sıddıka

Hazret-i Âişe (radıyallahü teâlâ anha), Resulullah efendimizin en sevgili hanımıdır. Peygamberlerden sonra insanların en üstünü olan Hazret-i Ebu Bekir’in kızıdır.

Çok akıllı, zeki, âlime, edibe ve afife ve saliha idi. Hafızası pek kuvvetli olduğu için, Eshab-ı kiram birçok şeyleri ondan sorup öğrenirdi. Nikahı Allahü teâlânın emri ile yapıldı. Âyetlerle de övüldü.
Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(Erkeklerden üstün çok kişi vardır. Fakat kadınlardan Firavunun ailesi Âsiye, İmran kızı Meryem ve Âişe’den başka üstün kadın yoktur. Âişe’nin diğer kadınlara üstünlüğü, tirid’in diğer yemeklere üstünlüğü gibidir.) [Buhari] (Tirid, en kıymetli et yemeğidir.)

(En çok Âişe’yi seviyorum, erkeklerden de
babasını.) [Buhari, İbni Mace]

Resulullah, (Allahü teâlâ beni kendi nurundan yarattı. Benim nurumdan da Ebu Bekri, onunkinden de, Ömer ile Âişe’yi yarattı. Ömer’in nurundan, mümin erkekleri, Âişe’ninkinden de mümin kadınları yarattı) buyurup sonra Nur suresinin (Allah birine nur vermezse, o münevver olamaz) mealindeki 40. âyetini okudu. (Lübab-ül-elbab)

İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Ehl-i sünnet âlimleri buyurdu ki; İlimde ve ictihadda Hazret-i Âişe, Hazret-i Fatıma’dan üstündür. İlimde ve ictihadda Hazret-i Âişe, zühd ve dünyadan kesilmekte ise, Hazret-i Fatıma daha ileridir. Bunun içindir ki, Hazret-i Fatıma’ya Betül yani çok temiz demişlerdir. Hazret-i Âişe Eshab-ı kirama İslamiyet’i öğretirdi. (c. 2, m.67)
Resulullahın torunlarından Seyyid Abdülkadir-i Geylani hazretleri ise, (Hazret-i Âişe, bütün kadınlardan daha üstündür) buyurdu. (Gunye)
İctihadı Hazret-i Ali’ye uymadığı için, Rafiziler kendisine çok iftira ediyor, Hazret-i Ali’yi sevmezdi diyorlar. Halbuki (Ali’yi sevmek imandandır) hadis-i şerifini, Hazret-i Âişe haber verdi. Böylece, onu sevdiğini ve herkesin de sevmesi lazım geldiğini bildirdi.

Hadis âlimlerinden Abdulhak Dehlevi hazretleri, (Medaric-ün-nübüvve) kitabında buyuruyor ki:
Âişe-i Sıddıka hazretlerinin faziletleri, üstünlükleri, sayılamayacak kadar çoktur. Eshab-ı kiramın fıkıh âlimlerindendi. Çok fasih ve beliğ konuşurdu. Eshab-ı kirama fetva verirdi. Fıkıh bilgilerinin dörtte birini Hazret-i Âişe haber vermiştir. Hadis-i şerifte, (Dininizin dörtte birini Humeyra’dan öğreniniz!) buyuruldu. (Kurret-ül-ayneyn) [Resulullah, Hazret-i Âişe’yi çok sevdiği için, Ona (Humeyra) derdi.]

Ürvetübni Zübeyr hazretleri buyuruyor ki:
Kur’an-ı kerimin manalarını ve helal ve haramları ve Arab şiirlerini ve nesep ilmini, Hazret-i Âişe’den daha çok bilen kimse, görmedim.

Hazret-i Âişe’nin şân ve şereflerinden birisi de Resulullah efendimizin, onu çok sevmesidir. Resulullaha, en çok kimi seviyorsun denilince, (Âişe’yi) buyurdu. Erkeklerden kimi diye sorulunca, (Âişe’nin babasını) buyurdu. (Buhari)

Bir hadis-i şerifte de buyuruldu ki:
(Erkeklerden vezirim Zübeyr bin Avvam, kadınlardan ise Âişe’dir.) [Deylemi]

Hazret-i Âişe’ye sordular ki, Resulullah en çok kimi severdi? Fatıma’yı severdi, dedi. Erkeklerden en çok kimi severdi dediler. Fatıma’nın zevcini buyurdu. Bundan anlaşılıyor ki, zevceleri arasında, Hazret-i Âişe’yi, çocukları arasında, Hazret-i Fatıma’yı, Ehl-i beyti arasında, Hazret-i Ali’yi, Eshabı arasında ise, Hazret-i Ebu Bekir’i en çok severdi. (Mektubat-ı Rabbani)
Hazret-i Âişe buyuruyor ki:
(Bir gün Resulullah mübarek nalınlarının kayışlarını çakıyordu. Ben de iplik eğiriyordum. Mübarek yüzüne baktım. Parlak alnından ter damlıyordu. Ter damlası, her tarafa nur saçıyordu. Gözlerimi kamaştırıyordu. Şaşakaldım. Bana doğru baktı. (Sana ne oldu ki, böyle dalgın duruyorsun?) buyurdu. Ya Resulallah! Mübarek yüzünüzdeki nurların parlaklığına ve mübarek alnınızdaki ter tanelerinin saçtıkları ışıklara bakarak kendimden geçtim, dedim. Resulullah kalkıp yanıma geldi. Gözlerimin arasını öptü ve (Ya Âişe! Allahü teâlâ sana iyilikler versin! Beni sevindirdiğin kadar, ben seni sevindiremedim) buyurdu. Hazret-i Âişe’nin mübarek gözlerinin arasını öpmesi, Resulullahı severek, Onun cemalini anlayarak gördüğü için aferin ve takdir olmaktadır.

Hazret-i Âişe, kendisinin, ezvac-ı tahiratın hepsinden daha üstün olduğunu söyler, Allahü teâlânın nimetlerini sayar, (Resulullah benimle evlenmeden önce, Cebrail aleyhisselam, benim resmimi Resulullaha gösterip “Bu senin zevcendir” demişti) derdi. O zaman canlı resmi yapmak haram olmamıştı ve resmi, insan da yapmamıştı. Resulullah, Âişe validemize buyurdu ki:
(Seni üç gece rüyada gördüm. Melek, beyaz ipek üzerindeki resmini bana gösterdi. Bu senin zevcendir, dedi. Rüyada, meleğin gösterdiği resmini unutmadım.) [Buhari ve Müslim]

Resulullaha, Hazret-i Âişe’den başka, hiçbir zevcesinin yatağında (vahiy) gelmedi. Bu da, Hazret-i Âişe’nin Allahü teâlâ indinde kıymetinin pek çok olduğunu göstermektedir. Ümmi Seleme validemiz Hazret-i Âişe için bir şey söyleyince, Resulullah, (Âişe için beni incitme. Bana vahiy, yalnız Âişe’nin yatağında iken gelmektedir) buyurdu ve Ümmi Seleme validemiz de, tevbe etti.

Hazret-i Âişe, (Bana karşı yapılan iftiranın yalan olduğu Allahü teâlâ tarafından bildirildi) diyerek öğünürdü. Allahü teâlâ, Nur suresindeki 17 âyeti göndererek, Hazret-i Âişe’ye iftira edenlerin Cehenneme gideceklerini bildirdi. Hazret-i Âişe’nin izzeti ve şerefinin yüksekliği bu âyet-i kerimelerle de anlaşıldı. (Medaric-ün-nübüvve)
Münafıkların yaptığı iftira Medaric-ün-nübüvve kitabında diyor ki:
Münafıklar Hazret-i Âişe validemize iftira edince, Resulullah, arkadaşlarından bazılarını çağırdı. Bunlardan Hazret-i Ömer’e ne düşündüğünü sordu. O da dedi ki:
(Ya Resulallah! İyi biliyorum ki, münafıklar yalan söylüyorlar. Allahü teâlâ, senin üzerine sinek kondurmuyor. Bir murdar yere konup da, sonra senin üstünü kirletmesin diye muhafaza ediyor. Seni az bir pislikten saklayan Allah, pisliklerin en kötüsünden elbet saklar.)
Sonra, Hazret-i Osman’ı çağırdı. O da dedi ki:
(Bu sözü münafıkların yaydığı ve yalan olduğunda şüphem yoktur. Hepsi iftiradır. Allahü teâlâ, senin gölgeni yere düşürmüyor. Mübarek gölgenin bile pis bir yere düşmesini, yahut habis bir kişinin, O gölgeye basmasını önlüyor. Mübarek evine pislik sokmasını hoş görür mü?)
Sonra Hazret-i Ali’yi çağırdı. O da dedi ki:
(Bu sözler yalandır, iftiradır. Münafıkların uydurmasıdır. Sizinle namaz kılarken mübarek nalınınızı çıkardınız. Size uyarak biz de çıkardık. (Nalınlarınızı niçin çıkardınız?) dediniz. Size uymak için dedik. Siz de, (Cebrail aleyhisselam geldi. Nalında necaset bulaşığı olduğunu bana haber verdi. Onun için çıkardım) buyurmuştunuz. Namaz içinde bile vahiy ederek seni pislikten koruyan Allahü teâlâ, mübarek zevcelerine böyle pislik yapılmasına izin verir mi? Böyle bir şey olsaydı, bunu da hemen haber verirdi. Mübarek kalbin üzülmesin. Allahü teâlâ, vahiy edip, mübarek zevcenizin pak olduğunu elbette size bildirir.) Hazret-i Ali, (Onu cariyesi olan Büreyde’den de sorun!) dedi.

Ona soruldu. O da, (Allah’a yemin ederim ki, çok zaman Onun yanında bulundum. Onda hiçbir ayıp görmedim. Ağızlarda dolaşanlar doğru olsaydı, Allahü teâlâ, Onu sana bildirirdi) dedi. Hazret-i Üsame de, (Ya Resulallah, biz senin zevceni iffetli biliriz) dedi. Bu sözlerin hepsine sevinen Resulullah, Ebu Bekir’in evine teşrif buyurdu.

Hazret-i Âişe diyor ki:
O gün ben durmadan ağlıyordum. Ansızın Resulullah gelip selam verdi. Yanımda oturdu. Bana dönüp, (Ey Âişe! Senin için bazı şeyler söylediler. Eğer sen, dedikleri gibi değil isen, Allahü teâlâ, yakında senin doğru olduğunu bildirir. Eğer bir günah hasıl oldu ise, tevbe istiğfar eyle! Allahü teâlâ, günahına tevbe edenlerin tevbesini kabul eder) buyurdu. Babama dönüp, cevap vermesini söyledim. (Vallahi bilmem ki, Resulullaha ne cevap vereyim. Cahiliyet zamanında bile hiç kimse bizim kadınlarımıza böyle bir şey söyleyemezdi) dedi. Sonra anneme döndüm. O da, (Ben ne söyleyeceğimi bilmiyorum. Sen söyle) dedi. Sonra ben, “Allahü teâlâya yemin ederim ki, bu lafların hepsi yalandır. Yapmadığım bir şeye evet dersem, kendime iftira etmiş olurum” dedim. Rabbim temiz olduğumu bildirir diyordum. Çünkü, suçum yoktu. Fakat, benim için âyet-i kerime göndereceğini, kıyamete kadar her yerde, benim için âyet-i kerime okunacağını sanmıyordum. Peygamberine rüyada veya kalbine ilham eder, diyordum. Resulullah, henüz oturduğu yerden kalkmamıştı ki mübarek yüzünde vahiy alametleri göründü. Vahiy bitince, bana gülümseyerek, (Müjde ya Âişe, Allah, senin temiz olduğunu bildirdi) buyurdu. Babam hemen (Haydi kızım, Resulullaha teşekkür et) dedi. Ben de, vallahi Allah’tan başkasına şükretmem! Çünkü, Rabbim benim için âyet-i kerime indirdi, dedim. Sonra Resulullah, Nur suresinin 11. âyetinden başlayarak, on âyet-i kerime okudu. Babam hemen kalkıp başımı öptü. (Medaric-ün-nübüvve)
İftira ile ilgili âyetlerin tefsiri Hazret-i Âişe için gelen 17 âyet-i kerimeden birincisinin tefsirini (Mevakib tefsiri) şöyle bildiriyor:
(Âişe’ye iftira edenler, sizden birkaç kişidir. Siz bu iftirayı kendiniz için kötülük sanmayın! Bu sizin için hayırlıdır. [Bu iftira sebebi ile çok sevap kazandınız. Onların yalanı meydana çıktığından, sizin şanınız, şerefiniz arttı. Âyet-i kerime, sizin temiz olduğunuzu bildirdi.] O iftira edenlerden her biri için kazandıkları günah kadar cezaları vardır. Büyük iftira yaparak, çok çirkin şeyi söyleyenlere dünyada ve ahirette büyük azap vardır.)
Bunlara had vurulduktan sonra, Abdullah bin Ebi, hakir, zelil oldu. Hassan’ın gözleri kör, Mistah’ın eli çolak oldu. 12. âyet-i kerimede (Bu iftirayı işitince, mümin erkek ve kadınlar, kendi ailelerine iyi gözle bakmalı. Bu, meydanda bir yalan ve iftiradır, demelidirler) ve 19. âyet-i kerimede (Müminlerin kötü olarak anılmasını sevenlere, dünyada ve ahirette acı azaplar vardır) ve 26. âyet-i kerimede (Habis söz söylemek, habis adamlara layıktır. Habis adamlara, habis kelam yakışır) buyurulmuştur.

Hasais-ul habib kitabında diyor ki:
Resulullahın mübarek zevcelerinden birini kötüleyenin kâfir olduğuna Abdullah ibni Abbas hazretleri fetva vermiştir. Hele, Hazret-i Âişe’yi kötülemek, Kur’an-ı kerimi inkâr etmek olur. Bunun küfür olduğu icma ile sabittir. (Mirat-i kâinat)
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Hazret-i Âişe-i Sıddıka, Allahü teâlânın sevgilisinin sevgilisi idi. Peygamberimiz vefat edinceye kadar, onu çok sever ve yanından ayırmazdı. Onun odasında, onun yatağında ve mübarek başı onun kucağında iken can vermişti. Onun misk kokulu odasında defnedilmiş, kalmıştır. Bütün bu üstünlüklerden ve kıymetlerden ayrı olarak kendisi büyük âlim ve müctehid idi. Peygamber efendimiz, dinin yarısının bildirilmesini ona bırakmıştı. Eshab-ı kiram sıkıştıkları zaman, ona gelip, ona sorup öğrenirlerdi. Müctehid olan böyle bir Sıddıkaya, Hazret-i Ali’ye uymadı diye, dil uzatıp, ona yakışmayan çirkin iftiraları söylemek Müslüman olana yakışmaz. İmanı olan kimsenin ağzından böyle sözler çıkmaz. Bu fakir [yani imam-ı Rabbani] miskinleri doyurduğum zaman, Ehl-i beytin ruhlarına niyet ederdim. Yani Resulullah ile birlikte, Hazret-i Ali, Hazret-i Fatıma, Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin’in ruhlarına da gönderirdim. Bir gece rüyada, Fahr-i âlemi görüp selam verdim. Selamımı almadı ve mübarek yüzünü döndürüp (Ben yemeği Âişe’nin evinde yerdim. Bana yemek göndermek isteyenler, Âişe’nin evine gönderirlerdi) buyurdu. Bundan anladım ki, rüyada yüzünü çevirmesinin sebebi, yemek dağıtırken, niyette Hazret-i Âişe’yi ortak etmediğim içinmiş. Ondan sonra Hazret-i Âişe’yi de hatta zevce-i mutahharaların hepsini niyette ortak eyledim. Ehl-i beytin hepsini araya koyarak dua eder oldum. Çünkü, bunlar da, Ehl-i beyttendir. O halde Resulullaha Hazret-i Âişe-i Sıddıka yolu ile gelen eziyet, Hazret-i Ali yolundan gelen eziyet ve cefadan daha çoktur. Aklı ve insafı olan, bunu pek iyi bilir. Bu sözlerimiz, Hazret-i Ali ve Peygamber efendimizi sevenler ve sayanlar içindir. (Eshab-ı Kiram kitabı)
Hazret-i Âişe, Peygamber efendimizin hanımı olmakla ve müminlerin annesi olmakla şereflendi. Bir âyet-i kerime meali:
(Resulullahın zevceleri müminlerin anneleridir.) [Ahzab 6]

Resulullah ile akraba olmak şerefi çok büyüktür. İmanlı olan her akrabası muhakkak Cennetliktir. Çünkü hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(Kızlarımı evlendireceğim kimselerle, evleneceğim kadınların Cennetlik olmasını Rabbimden istedim. Rabbim de kabul etti.) [Şirazi]

(Benimle evlenen veya kız alıp verdiklerim, Cehenneme girmez.)
[Deylemi, İ. Neccar]

kaynak: dinimizislam.com

27 Mayıs 2011 Cuma

Hanım sahâbî Ümmü Zer

Ümmü Zer Gıfariyye (radıyallahü anhâ) Eshâb-ı kirâmın büyüklerinden Ebû Zer-i Gıfari hazretlerinin hanımıdır. Sâde bir hayat sürmüşler, zühd ve takvâ çizgisinde bir ömür geçirmişlerdir...

TEREDDÜTSÜZ İMAN ETTİ...
Bir gün Mekke’de putları inkâr eden, insanları Allah’a dâvet eden son Peygamberin çıktığına dair haberler aldılar. Bu sevindirici haberi araştırmak üzere Ebû Zer, kardeşi Uneys’i Mekke’ye gönderdi. Yeni din ve son Peygamber hakkında bilgi edinerek dönmesini istedi. Memleketine dönen kardeşinin getirdiği bilgilerle gönlü tatmin olmayan Ebû Zer, kendisi Mekke’ye gitti. Peygamber efendimizle buluştu ve İslâm’la şereflendi. Bir müddet Mekke’de kalıp İslâm’ı öğrendikten sonra tebliğ etmek üzere kabîlesine döndü. İlk olarak hanımı Ümmü Zer’i İslâm’a davet etti. O da tereddütsüz hemen kabul etti. Kelime-i şehâdet getirerek. İslâm’la şereflendi.
Resûlullah efendimizden ayrı kalmaya dayanamıyorlardı. Hasret ve muhabbeti artık onları durduramadı. Hicret edip, efendimizin huzurunda yaşamak istediler. Hendek Savaşından sonra Medine-i Münevvere’ye hicret ettiler. İki Cihan Güneşi Efendimizin beldesinde yaşamaya başladılar. Mescidinden ayrılmadılar...
Ebû Zer hazretleri, mescidde Efendimizden duyduğu yeni bilgileri hanımı Ümmü Zer’e aktarıyordu. Ümmü Zer de bir hanım sahâbî olarak beyinden çok faydalı ilim öğrendi. Birçok hadis-i şerif nakletti...

MEDİNE’DEN ŞAM’A...
Bu iki Hak âşığı, Resûl-i Ekrem efendimizin dâr-ı bekâ’ya irtihallerinin ardından Medine’den ayrılıp Şam’a doğru yolculuğa çıktılar. Meşakkati ve sıkıntıyı tercih ettiler. Bu arada üç çocuklarını kaybettiler... Şam’da insanların, sünneti seniyye çizgisinden uzaklaştıklarını görünce onları uyarmak üzere Ebû Zer erkeklere, Ümmü Zer de hanımlara çok nasîhat ettiler. Ancak, zühd ve takva üzere yaşayanlar azaldıkça tekrar Medine-i Münevvere’ye döndüler. Fakat bu sefer de Resûlullah efendimizi görememenin hasretine dayanamadıkları için tekrar Medine’den ayrılmak istediler. Hazreti Osman onlara Rebeze’ye gidip yerleşmelerini tavsiye etti. Orada yalnızlık içerisinde iken Ebû Zer vefat eyledi. Ümmü Zer ise tekrar Medine-i Münevvere’ye döndü. Çok geçmeden o da vefât etti. Vefat ederken şunları söyledi:
“Resulullah efendimizden işittim. Buyurdu ki: ‘Ben ve yetimi gözeten, cennette şöylece (iki parmağını birleştirdi) beraberiz.’ Yetim hakkına çok dikkat ediniz.” 


kaynak: 15 Temmuz 2009 Çarşamba Türkiye Gazetesi / Vehbi Tülek/ Meşhurların son sözleri /

Hazreti Zeyneb (radıyallahü anhâ)

Hazreti Zeyneb, Resûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimizin en büyük kızıdır. Mekke’de dünyaya geldi. Gelinlik çağa gelince Hadice validemiz onu yeğeni Ebû’l-âs bin Rebî’ ile evlendirdi. Ebû’l-Âs bir sefere gitmişti. O günlerde Resûl-i Ekrem Efendimize Peygamberliği bildirildi. İlk iman edenler, hanımı Hadice ile kızları Zeyneb, Rukayye ve Ümmü Gülsüm oldu...

“BABAN YALAN SÖYLEMEZ...”

Ebû’l-Âs seferden dönüp Mekke’ye girince; Resûl-i Ekremin peygamber olduğunu duydu. Evine vardığında hanımı Zeyneb’e ilk olarak; “Baban Peygamber olmuş öyle mi?” diye sordu. O da; “Evet! Ben de Müslüman oldum. Ey benim sevgili efendim, sen de inanır mısın?” dedi. Ebû’l-Âs; “Vallahi baban Muhammedü’l-Emin’dir. O şaka bile olsa yalan söylemez. Ancak ben, ‘karısını hoşnut etmek için atalarının dinini terk etti’ dedirtmek istemiyorum” diye cevap verdi...
Resûl-i Ekrem Efendimiz Medine’ye hicret edince, Hazreti Zeyneb’in kocası onun Medine’ye gitmesine izin vermedi. Bedir Harbinde Ebû’l-Âs, müşrikler safında idi ve esir edildi. Esirler fidye karşılığı serbest bırakılacaktı. Ebû’l-Âs Mekke’de hanımı Zeyneb’e haber gönderdi. O da bir miktar para ile annesinin hediye ettiği gerdanlığı, kolyeyi gönderdi. Bunlar Ebû’l-Âs’ın fidyesi olarak Resûl-i Ekrem Efendimize takdim edildiğinde çok duygulandı. Mahzun oldu. Eshâbına; “Eğer uygun görürseniz bunu geri verelim. Bu Hadice’nin hatırasıdır” buyurdu. Ebû’l-Âs’a gerdanlık ve para geri verildi. Yalnız Mekke’ye vardığında Zeyneb’i Medine’ye göndermek üzere söz alındı. Zira yeni gelen bir vahiyle; “Müslüman hanım, müşrik erkeğe haram kılınmıştı.” (Mümtehine Sûresi: 10) O da söz verdi ve sözünde durdu. Mekke’ye varınca çok sevdiği Zeyneb’ini Medine’ye uğurladı. Hazreti Zeyneb Medine’de huzur ve saâdete kavuştu...

O DA MÜSLÜMAN OLDU...

Ebû’l-Âs Hicretin 6. yılında ticaret kervanıyla Şam’dan dönerken Medine civarında Müslümanlar tarafından yakalandı. Fakat şehre gelince ellerinden kurtuldu ve Zeyneb’in yanına geldi. O da Resûl-i Ekrem Efendimize bildirdi. İki cihan güneşi Efendimiz Eshab-ı Kirama; “Uygun görürseniz, Ebû’l-Âs’ın bütün mallarını ve arkadaşlarını geri veriniz!” buyurdu. Bu hadise Ebû’l-Âs’a çok tesir etti. Oracıkta Müslüman oldu. Fakat Zeyneb’in sevinci kısa sürdü. Aradan bir sene geçmişti ki, hastalanıp yatağa düştü. 8. hicri senede 30 yaşlarında iken Hakk’ın rahmetine kavuştu.


kaynak: 16 Ağustos 2009 Pazar Türkiye Gazetesi / Vehbi Tülek/ Meşhurların son sözleri /